Hava, Su, Toprak ve Alev

Seramik sanatının usta ismi Alev Ebüzziya ile Galeri Nev’de açacağı yeni sergi bahanesiyle yıllardır yaşadığı ve ürettiği Paris’te buluştuk.

Güneş Uysalefe
Fotoğraflar Jair Sfez

, verdiği yanıtlardan birinde, işlerine titreşim kazandırmaktan bahsetmiş. Onları yakından görme fırsatı elde etmiş amatör bir sanat ve zanaat sever olarak sanırım ben bahsettiği bu enerjiyi hissettim. Şarap kadehinin bir elin parmağı yardımıyla çıkardığı sese benzettim hatta, hipnotik ve gizemliydi. Yalın görünümü, dokunulası formu veya Ebüzziya'nın çok sevdiği mavi tonlarda oluşuydu belki de bende bu izlenime yol açan. Aralık ayında Galeri Nev'de açılacak yeni sergisini ziyaret edecek olan hem sadık takipçileri hem de yeni sevenleri, bir Alev Ebüzziya eseri karşısında olmayı nasıl deneyimleyecekler beraber göreceğiz. Zira bu sergi herkese bir ilki yaşatacak; kendisinin renk skalasıyla ilgili bir sürprizi olduğu bilgim dahilinde.

Farklı sergiler açılıp kapanabilir ancak Ebüzziya'nın zamanın ötesinde olmak gibi bir mertebesi var; ne de olsa Londra'daki Victoria & Albert Museum'dan New York'taki Cooper-Hewitt Museum'a, dünyanın en saygın sanat mabedlerinin koleksiyonlarında yer almakta eserleri. Bu topraklardan çıkma böyle başarılı bir yetenek, Türkiye için paha biçilmez bir değer. İstanbul'da entelektüel bir aile içinde doğup büyüyen Ebüzziya, İngiltere'deki öğrencilik, Almanya ve Danimarka'daki profesyonel hayatı ve 1987'den bu yana evi bellediği Paris'te sürdürdüğü yaşantısıyla bir dünya vatandaşı da olsa, Anadolu'nun yeri onun için ayrı. 50 yıldan uzun süredir üreten efsane seramik sanatçısı ile Türkiye tatili sonrası, İstanbul sergisi öncesinde Paris'te bir araya geldik.

Paris'teki atölyenizdeyiz. Bu şehri zamanında pek çok sanatçı ve entelektüel mesken edinmiş. Sizin İstanbul ve Kopenhag'dan sonra buraya geliş hikayeniz nedir?
Ne de olsa serde göçebelik var. Kopenhag bitiverdi, Paris'e yerleşmeyi seçtim. Paris seramik babında önemli bir şehir olmamasına rağmen!

Kariyerinizin başında Eczacıbaşı Seramik Fabrikaları ve Kopenhag Kraliyet Porselenleri gibi kurumlarda çalışmışsınız. Endüstriyel bir amaç yerine sanatsal dürtülerle üretmeye geçişi nasıl yaşamıştınız, hatırlıyor musunuz? Nasıl bir farklılıktı sizi bu yolda ilerlemeye ikna eden?
1958-1960 yıllarında Almanya'daki bir fabrikada işçi olarak çalışmıştım. İşimiz günde yüzlerce vazo falan dekorlamaktı. Yine 1963'te Kopenhag Kraliyet Fabrikaları'nın sanatçı atölyelerinde yüksek pişirimli çamurla çalışmak seramikçi hayatımın ilk önemli adımı oldu. Sadece tek parça yapıyordum, inanılmaz zengin bir tekniği vardı fabrikanın. Kısa süre sonra porselen çamuru için tasarımlar yapmam istendi. Bir yemek takımı ve birçok başka dizaynım alındı prodüksiyona. En önemlisi, görmeyi, kalitenin ne olduğunu öğrenmemi sağladı bu dönem. Büyük ustalar vardı fabrikada, çok şey öğrendim onlardan. Her birini minnetle anıyorum. Prodüksiyon için ürettiklerimle atölyemde ürettiklerim bambaşka iki dünyanın işleri. Gönlümde ağır basan elbette atölye çalışmalarım.

Üretirken çıplak ellerle toprakla, kille ve suyla temas halindesiniz; doğaya şekil vermek nasıl bir duygu?
Elleriyle çalışmak insanı insan kılan faktörlerden biri. Çamurla çalışmak ise didişmeye benziyor! Ortaya iyi bir şey çıkarsa doğayla anlaşmış gibi oluyor insan. Kaldı ki, doğaya ve folklöre el atmak tehlikelidir, güçlü olan hep onlardır. Yüzlerce süzgeçten geçirdikten sonra kalanla yetinmek gerek.

Çalışırken müzik dinlemeyi sever misiniz? Kimler veya hangi tarz hoşunuza gider?
Müziksiz yaşamak benim için imkansız. Çok yoğun çalışmam gerektiğinde hiçbir müzik dinleyemiyorum. Dinlediğim zaman da klasik ve caz dinliyorum. Vazgeçemediklerim Bach, Mozart, Johnny Hodges, Stanley Turrentine, Billie Holiday, Theolonios Monk… Bir de Brezilya müziğini çok seviyorum.

Peki, çalışırken bir yandan da sohbet edip sosyalleşebilir misiniz, yoksa yalnız başınıza olmayı mı tercih edersiniz?
Çalışırken başka bir şey yapmam imkansız!

Belki komik gelecek ama elleriyle yeteneğini sergileyen, fırınlarla haşır neşir biri olarak yemek yapmayı sever misiniz?
Yemek yapmayı çok severim. En büyük keyfim dostlarla masa keyfi yapmak.

Minimal olarak adlandırabileceğimiz bir çizginiz var. Bu hep böyle miydi, yoksa Avrupa'da, özellikle Danimarka'da geçirdiğiniz yıllarda geliştirdiğiniz 'Kuzeyli' bir evrim mi bu?
Danimarka'ya sadeliklerini sevdiğim için gittim ama sadelik İskandinavya'ya özgü bir şey değil. Mısır, Mezopotamya, Anadolu, Eski Yunan medeniyetlerinin ağırbaşlı sadeliği, durdukları yerden etrafa yaydıkları titreşim beni asıl etkileyen. İstediğim minimalist bir şey yapmak değil, titreşimi, gerginliği olan bir şey yapmak.

Aralık ayında İstanbul'da, Galeri Nev'de bir sergi açıyorsunuz. Bizimle süreci ve parçaların arkasındaki hikayeyi paylaşır mısınız?
Sergide son bir buçuk, iki yıldır yaptığım yeni işler olacak. Her seferinde olduğu gibi yüreğim ağzımda! Sergi stresi, yaşanan kuşkular bitmiyor.

Geleneksel bir zanaatı modern bir tavırla yorumluyorsunuz. Yine de işlerinizde, detaylarda Anadolu ve Türk medeniyetlerinden izler görmek mümkün mü sizce?
Türk olmasaydım yapamazdım yaptıklarımı. Binlerce yıldır yapılan çanak formuna, "Bu Alev'in çanağı" denebiliyorsa ne mutlu bana.

Eserleri uluslararası müzelerde sergilenen biri olarak sizin ziyaret etmeyi sevdiğiniz sanat adresleri hangileri? Veya yeni keşifleriniz var mı bizimle paylaşabileceğiniz?
Canım sıkıldığı zaman Monet'nin Nilüferler'ini görmek çok iyi geliyor. Louvre'un Mezopotamya bölümü her seferinde şaşırtıyor beni. Tanrılar katına çıkmış gibi hissediyor insan kendini. Her açılan sergiye gitmek giderek zorlaşıyor! O kadar çok sergi var ki... Ama inadına 16. asır eserlerini görmek geliyor benim içimden. En sevdiğim müze ise Kopenhag'ın 40 kilometre kuzeyindeki Louisiana
Museum.

Videodan dijitale, sanat bambaşka yorumlara kavuştu. Bu teknolojik ilerlemelerden etkilendiğinizi düşünüyor musunuz? Gündemdekiler ve güncel olan, işleriniz üzerinde etki gösterir mi?
Video sanatının inanılmaz güzel örneklerini görüyoruz. Seramikte de en yeni teknolojileri kullanan sanatçılar var. Gördüğümüz, duyduğumuz, aklımızda biriktirdiğimiz her şey etkiliyor bizi. Her şey katmanlardan oluşuyor.

Türkiye'de müthiş bir ilgi var seramiğe. Bu sanat formunu öğrenmek isteyenlerin, meslek değilse de hobi edinenlerin sayısı muazzam arttı. Bu yükselişi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dünyanın her yerinde seramiğe olan ilgi arttı. Çamur kolay ulaşılır bir madde. Eline çamur almayan sanatçı kalmadı neredeyse. Ancak her çamurla çalışana 'seramikçi' demenin doğru olmadığını düşünüyorum. Günümüzün seramik okullarında daha çok çamurla ilgili dersler veriliyor artık. Sır yapımını, seramiğin kimyasını öğreten okullar azaldı. Seramik 'moda' oldu diyelim!

Bir röportajınızda, Türkiye'de istediğiniz kalitede üretemeyeceğinizi belirtmişsiniz, bu hâlâ geçerli mi? Malzeme veya fırından ziyade yıllar içinde kurduğunuz, tedarikçilerle olan iletişim ağınızı mı kastediyordunuz yoksa?
Benim çalıştığım tekniğin hammaddeleri, özellikle yüksek pişirim çamuru, Balkanlar'dan Kore'ye kadar doğada bulunmayan bir çamur. Dolayısıyla o çamurla üretme geleneğimiz de yok. Her çamurun bir dili vardır, porselen çamurundan yaptığınız bir işi yüksek pişirimli çamurla yaparsanız, asfaltta kürek çekmeye benzeyebilir! İyi ki küreselleşme her derde deva!

BİZE ULAŞIN