Modanın evrimi: 1960'lar
MODA

Modanın evrimi: 1960'lar

Dönemin ruhu, NASA’nın uzay araştırmalarına paralel olarak evreni keşfetme olasılığıyla beslenip şekilleniyor; moda ise istediğiniz insan olmak için en harika zamanlarını yaşıyordu.

GÜNCELLEME TARİHİ: 15 Aralık 2017

Yazı Esra Sevin

1967 yılı. Annemin üstünde süper mini bir elbise, kucağında üç aylık ben. Fotoğraf siyah-beyaz. Elbisenin rengi anlaşılmıyor. Mary Quant'ın tasarımlarına göz kırpan bir kesim. "İstiklal Caddesi'ndeki Vakko'dan almıştım o elbiseyi. Genelde kumaş alıp her şeyi terziye diktirirdim ama o elbiseye bayılmıştım." Siyah saçları kısacık, küt ve asimetrik -ilk çocukluk anılarımdaki uzun saçlı annemden çok farklı. Hayatımın ilk üç senesinden birkaç şey hatırlıyorum…


Richard Avedon'un Nisan 1965 sayısında bir uzay başlığıyla fotoğrafladığı Jean Shrimpton kapağı 50 yıl sonra bugün hala geçerliğini koruyor

Anı değil de bir an, bir görüntü daha çok. Bunlardan biri de nar kırmızısı paltosuyla annem. Dizin hemen üstünde, beli kemerli bir palto. Seneler sonra, 30'lu yaşlarımda bir vintage dükkanına girip maaşımın yarısını 60'lı yıllardan kalma kırmızı bir paltoya yatırdım –bütçeme sağlam bir darbe vuran o alışverişin gerçek nedenini şu an, bu yazıyı yazarken fark ediyorum… Bir kıyafet giymekten, çekici görünmekten çok daha derin anlamlar içerebilir; moda ise bazen sosyolojik şifrelerle dolu karmaşık bir yapboz gibidir.

60'lar ise bu yapbozlar arasında en renkli, en karmaşık olanlardan biri. Yapbozu tamamlamayı başaranları ise Alice'in harikalar diyarında bir yolculuk bekliyor… Bugünün modası, farklı dönemlerden ilhamlar, farklı zamanlara göndermelerle doludur ya; o günler de aksine her şeyin yepyeni, taptaze olduğu zamanlardı. Eğer 60'ların baktığı bir yer varsa o da geçmiş değil; henüz yaşanmamış gelecekti.

Tüm dengelerin bozulduğu, yeni kodların yazıldığı baş döndürücü zamanlardı bunlar. Hayatın merkezinde kuralları, ağırbaşlılıkları ile yetişkinler yoktu artık. Her şey genç enerjinin, ele avuca sığmayan bir yaratıcılığın çevresinde dönüyordu. İlk defa dümene geçen genç nesil, ne istediğini ve olasılıkları keşfederken ne istemediğini çok iyi biliyordu: Anneleri, babaları gibi olmak!


Jeanloup Sieff'in Bazaar için fotoğrafladığı Jane Birkin, 1966

60'lar ruhu, müzikten mimariye, plastik sanatlardan modaya kadar her anlamda bir başkaldırı, bir devrimdi... Değişimin başladığı, sonra da tüm dünyayı etkisi altına aldığı yer ise Londra'nın sokakları oldu - fonda The Beatles'ın, Rolling Stones'un şarkıları vardı. Alışıldık kodların yerle bir olmasıyla Paris, moda bayrağını Carnaby Street'in asi çocuklarına devretti. Tarihçi William L. O'Neill'in, Coming Apart: An Informal History of America in the 1960's kitabında da yazdığı gibi: "60'lardan önce moda Parisli couture ustaları ve diğer otoriteler tarafından dikte ediliyordu. 60'lı yıllarla birlikte, zenginlerin tekelindeki moda sahnesinde Mary Quant gibi genç ve tanınmayan tasarımcılar da boy göstermeye başladı. Ve artık modanın ritmini onlar belirliyordu."

Londra'da açtığı küçük bir butikle işe başlayıp -rengarenk çizgili dar kazaklar, plastik detaylar, bağcıklı çizmeler ve en çok da mini elbiselerle- döneme damgasını vuran Mary Quant'a göre moda özgürlük hissi vermeliydi. "Beyaz bir şapkayı, beyaz eldivenler ve yine beyaz şemsiyeyle kullanma fikrine dayanamıyorum. Kurallar tembeller içindir."


Gleb Derujinski'nin Nemrut Dağı'nda gerçekleştirdiği Ocak 1962 kapağı

Dönemin en önemli moda yazarlarından Ernestine Carter bir makalesinde şöyle yazmıştı: "Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru yeteneklerle doğma şansına çok az insan sahip olur. Modada bu şansa nail olmuş üç isim var: Chanel, Dior ve Quant." Gerçekten de Quant aynı değişimin meşalesini yakan halefleri gibi tam da olması gereken yerde, olması gereken zamandaydı. Popüler kültürle beslenen bu değişimle, moda artık bir sosyal statü sembolü olmaktan çıkmıştı. Sosyeteden bir kadınla, sekreterin aynı mağazaya girip aynı elbiseyi satın aldıkları zamanlardı bunlar. Mary Quant'ın da dediği gibi snobluk ve gösteriş artık demode kavramlardı. Atlantik ötesinde ise Andy Warhol konserve kutularını birer sanat objesine dönüştürerek sanatın elitist tavrını yerle bir etmekle meşguldü…

Quant'ın fütüristik formlarla yarattığı çekici siluetler dönemin feminist ideolojisiyle de örtüşüyordu. Mini eteklerin verdiği hareket özgürlüğü kadınların kendi kaderleri hakkında karar verme özgürlüğünün simgelerinden biri haline geldi. Üstelik bu özgürlük kadına kısacık bir elbise giyip bir oğlan çocuğu gibi görünme seçeneğiyle birlikte sunuluyordu. Dönemin ünlü modeli Twiggy, cinsel kimliğin silikleştiği siluetiyle dönemin ruhuna hizmet ediyordu. 60'lar istediğiniz insan olmak ve bunu özgürce yansıtmak için en harika zamanlardı. Diler oğlan çocuğunu andıran siluetinizi kısacık saçlarınızla -mümkünse ikonik saç tasarımcısı Vidal Sassoon'un elinden çıkmış olsun- tamamlayın, dilerseniz saçınızı Brigitte Bardot gibi belinize kadar uzatıp seksi kıyafetlerle kadınsı kıvrımlarınızı vurgulayın; kafaları karıştırmak serbestti. Ne erkeksi ne de kadınsı olmak zorundaydınız. Ayrıca David Bowie gibi hiçbirini seçmeme özgürlüğüne de sahiptiniz. Zaten 60'ların varlığında vücut bulduğu bir ikon seçmek gerekse; o kesinlikle zarif muhteşemliğiyle başka bir gezegenden dünyayı ziyarete gelmiş gibi görünen David Bowie olurdu.


Neal Barr'ın fotoğrafladığı Mayıs 1968 kapağı

İngiliz moda sahnesinden Paris'e doğru uzandığımızda ise Yves Saint Laurent'ın sokak modasını lüksle buluşturmasına, modern sanatla tanıştırmasına şahit oluyoruz. Bunun en çarpıcı örneği ise hiç kuşkusuz 1965 yılının moda sahnesine damgasını vuran Mondrian Koleksiyonu'dur. İsmini ve ilhamını soyut resmin öncülerinden, Hollandalı ressam Piet Mondrian'dan alan koleksiyon, altı kokteyl elbisesinden oluşuyordu. Tüm zamanların en ikonik moda tasarımları arasında yer alan bu parçalardan biri bugün Londra'daki Victoria & Albert müzesinde sergileniyor. Yves Saint Laurent'ın 60'larda bıraktığı iz bu koleksiyonla sınırlı değil elbette. Cinsel kimlikler arasındaki sınırların kaybolduğu bir dönemin ruhunu yansıtan ve kadını smokinin maskülenliği ile buluşturan 1966'daki Le Smoking mesela ya da 1967'de Belle de Jour'daki Catherine Deneuve'ün unutulmaz stili –hepsi Laurent'ın dehasının ürünleriydi.

Paris'in 60'lara verdiği bir diğer hediye ise Franco rejiminden kaçarak Fransa'ya yerleşen, İspanyol mimar/modacı Paco Robanne'dı. Hem de hediye paketini açtığınızda heyecandan çığlık atacağınız bir tasarım anlayışıyla! Karşınızda -kuralsızlığın tek kural olduğu bir dönem için bile fazla- asi bir tavırla, kumaşları bir kenara itip alüminyum, plastik ya da kağıtla elbiseler yapan biri vardı (Kendisi aynı zamanda ilk ve tek, tek kullanımlık elbiseleri yapan kişidir. Tasarımları bir defa giyip sonra çöpe atıyordunuz).


60'lara damgasına vuran Steve McQueen gibi birini, hem de Richard Avedon objektifinden kapağa taşımak hem dahiyane hem de öncü bir fikirdi

Paco Rabanne'ın ismini altın harflerle moda tarihine yazdırdığı koleksiyon ise 1966 yılının Şubat ayında Hotel George V'te görücüye çıktı. Tasarımcı, koleksiyona verdiği isimle (Çağdaş Materyallerden 12 Giyilemez Elbise) moda manifestosunu da ilan ediyordu. Defilenin sürprizi tasarımlarla sınırlı kalmadı. Metal elbiseleri içinde podyumda yalınayak yürüyenlerin arasında siyahi modeller de vardı -60'ların ırkçılık karşıtı ruhu ilk defa yüksek modanın kanallarına karışıyordu.

Alüminyum elbiseler, plastik yakalar bugün kulağa ne kadar tanıdık geliyor değil mi? 60'lar ruhunu -ve aslında bugünü- şekillendirenlerden biri de bilimkurgunun gerçeğe dönüşmek üzere olmasıydı. NASA'nın uzay araştırmaları tam hız devam ederken, dönemin ruhu evreni keşfetme olasılığı ile besleniyor, şekilleniyordu.

Harper's Bazaar, Nisan 1965'te dönemin özünü, tüm renklerini ikonik bir edisyonda bir araya getirdi. 60'ların sembolü haline gelen kapak fotoğrafı Richard Avedon imzası taşıyordu: Neon pembesi uzay başlığı ile ünlü model Jean Shrimpton. Derginin sayfaları da en az kapak kadar heyecan vericiydi. Uzay giysisi içindeki Shrimpton, NASA'dan ödünç alınmış uzay kıyafetiyle genç Paul McCartney, Ringo Star ve Bob Dylan, sanat sahnesinden de Henry Geldzahler, Jasper Johns, Roy Lichtenstein, Robert Raushenberg ve Alex Hay…


Avedon'un eski asistanı Hiro'nun fotoğrafladığı Eylül 1967 kapağı

Harper's Bazaar'ın o dönemki sanat direktörü Ruth Ansel bir röportajında bu sayı için şöyle demişti: "O yıl her şeyin adeta patladığı bir zamandı -gençlik, seks, politika, The Beatles… Bir dergi yaşamı, içinde yaşadığımız zamanları ayna gibi yansıtmalı. Ve eğer iyi bir dergiyse bunu provokatif bir şekilde yapmalı. İşte biz de bunu gerçekleştirdik."

Harper's Bazaar'ın bu ikonik 60'lar yorumundan dört yıl sonra, 1969 yılında tüm dünya soluklarını tutmuş insanın ilk aya ayak basışını seyrediyordu. Bu muhteşem anı gölgeleyen tek bir şey vardı; Güneydoğu Asya'dan gelen silah sesleri. Amerika'nın müdahalesiyle kızışan, 1967'den sonra ivme kazanan Vietnam savaşı, 70'ler ruhunu çoktan şekillendirmeye başlamıştı bile…