Yaşamın sonsuz festivali

Kısa süre önce Tokyo’da adına kişisel bir müze açılan, ülkenin en üretken sanatçısı Yayoi Kusama, üç ayrı galeride yer alan Festival of Life adlı sergisiyle, üzerimizde yine sonsuzluğa varacak izler bıraktı.

Yazı: Işık Cansu Canayak

New York'ta öyle keskin, öyle ayaz bir gün yaşanıyor ki dışarıda olmak için çok geçerli sebepleriniz olması gerek. Donmamak için herkes hızla hareket edip bir yerden bir yere koşmaya çalışırken; sadece bir grup insan var ki hiçbir şeye aldırmadan sabırla, öylece yerlerinde dikiliyor. 'Bir grup' ifadesi kafanızı karıştırmadan düzelteyim. Kastettiğim, en az 500 kişinin tek sıra halinde Chelsea galerilerinden birinin önünde sessizce beklemesi. Başka pek az şey için böyle bir fedakârlıkta bulunulabilir diye düşünüyorum onlara bakıp; birazdan aralarına katılacağımı da bilerek. Oysa şaşılacak bir şey yok. ne zaman 1960'larda şehrin 'en avangart' sanatçılarından biri olarak yükselişe geçtiği, onu 'o' yapan yer olan New York'ta bir sergi açsa durum aynı. Uzun kuyruklar, basında günlerce çıkan haberler, Kusama'nın sergilerinde çekilmiş, sosyal medyada akan sınırsız selfie'ler… Yine bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek istiyorum tam burada: Aslında Kusama, dünyanın neresinde ne içerikte bir sergi açarsa durum hep bu minvalde seyrediyor. 88 yaşında, bir gün bile ara vermeden çalışmış ve çalışmaya devam edeceğini söyleyen, muhtemelen tam da bu yüzden bu kadar dinç ve genç kalan, belki de ürkütücü derecede üretken bir sanatçı olan Bayan Kusama, tüm dünyadan genç, yaşlı demeden herkesi her işiyle her yerde hizaya diziyor.

David Zwirner galerilerinin biri Yukarı Doğu Yakası, ikisi Chelsea olmak üzere üç lokasyonunda farklı tarihler arasında sergilenip tamamlanan Festival of Life kapsamındaki işlerinde, sanatçının temel derdi 70 senedir ne ise yine aynı. Yine sonsuzluk kavramı üzerine kafa yoruyor, yine bunu üç boyutlu dünyalar üzerinden ifade ediyor, yine sergilerinde bir tür interaktivite olmasını yani ziyaretçilerin eserleri gördükleri kadar da deneyimleyebilmelerini önemsiyor, yine estetik olarak çok derinlere inen işler ve optik ilüzsyonlarla çıkıyor karşımıza.

Chelsea'deki galerilerde ünlü Infinity Rooms ( Sonsuzluk Odalaarı) serisine katılan son iki odanın yanında Kusama'nın 'Benim Sonsuz Ruhum' adlı serisinden 66 tablo, dev ölçekli çiçek heykelleri gibi diğer enteresan işleri sergilenirken; Yukarı Doğu Yakası'ndaki Zwirner galerisinde Infinity Nets (Sonsuzluk Ağları) adında 10 tablodan oluşan az ve öz bir tablo koleksiyonu yer alıyordu. Sonsuzluk Odaları'nın yarattığı görsel ve düşünsel ilüzyonun üzerimdeki etkisi bir yana; şahsen Sonsuzluk Ağları'ndaki 10 tablonun 10'unun da içerdiği görsel oyunlar beni daha bir 'ağlarına' düşürdü diyeceğim. Yakından ve biraz uzun bir süre baktıktan sonra tekrarlar halinde dizilerek kiminde turuncu, kiminde yeşil, kiminde kırmızı bazlı tabloları oluşturan minik ağlar, sanki spiraller şeklinde dönmeye, yer değiştirmeye, başka biçimler almaya başladı. Gördüklerim, sadece bakanın anlayıp dinleyebileceği, gözümü diktiğim tablo ile benim bilebileceğim türden bir sır haline geldi neredeyse.Bu deneyim kendi adıma bende tüm minimalliğiyle başka bir evrene geçiş sağlayan, unutulması güç bir sergi olarak yer etti.

Sanatın genelde konforlu yerlerden ve çok parlak ruh hallerinden doğmadığı savını destekleyen, yegâne çareyi kâbuslarını ve ruhsal sıkıntılarını eserlere dönüştürmekte bulan bir kadın Kusama. Çok kısaca özetlememiz gerekirse Japonya'da, doğduğu şehir olan Matsumoto'da, henüz 10 yaşındayken 'ışıklar, auralar ve noktalarla dolu tarlalar' olarak dile getirdiği halüsinasyonlar görmeye başlamış. Ve o küçük yaşına rağmen bununla başa çıkmanın tek yolunun sıkıntılarını bir forma sokmak olduğunu akıl ederek bulduğu her yere soyut resimler çizmeye başlamış. Mesela, az önce sözünü ettiğim Sonsuzluk Ağları sergisindeki tabloların kaynağı, tamamen çocukluğunda. "Küçükken, kocaman kocaman kanvaslar üzerine sadece ağlar çizip dururdum.

Tüm zemini hiç sıkılmadan böyle doldurabilirdim. Hatta kendimi durduramayıp oradan masalara, duvarlara ve hepsi bitince kendi vücudum üzerine böyle ağlar çizmeye devam ediyordum." Şiddete meyilli bir anne ile neredeyse yok sayılabilecek bir babayla 'korkunç' olarak tabir ettiği bir çocukluk yaşayan Kusama'nın gücü, içine kapanıp kendini mutsuzluk ve öfke ile yok etmektense; içinde gezinen şeytanları hizaya getirip onlardan sanat yaratabilmesinden geliyor. Yine sanatçıyla özdeşleşmiş ve sayısız sergisinin teması olmuş 'puantiye' motifi, onun için sadece ve sadece 'hastalığı' sembolize eden bir görsel. Puantiyerle öyle masalsı, Disneyland'a benzer, selfie için harika köşeler sunan mekânlar yarattığına bakmayın; alttan alta, görünenin tam tersi bir hikâye akıyor aslında.

Ağlar ise, yine, evrenin sonsuzluğuna olan hayranlığını değil; bu kavramın Kusama'nın ruhu üzerinde yarattığı tarifi zor dehşeti ifade ediyor. Chelsea'de, birbiriyle neredeyse yan yana iki galeride yer alan Infinity Rooms için sıra beklerken aslında bunları düşünmüyordum pek. Sadece ne kadar çok üşüdüğüm geçiyordu aklımdan.

Belli sayıdaki gruplar halinde içeriye alındığımızda ise, tüm davetkârlığına rağmen selfie çekmeyi dahi unutturacak kadar yoğun bir galaksinin içine düşüvermiş gibi oldum. Burada neşe vardı, eğlence vaadi vardı ama bir o kadar da buruktu her şey. Öyle hissettiriyordu. İki sene kadar yaşamak zorunda kaldığı Tokyo'daki psikiyatri hastanesinde bile günde sekiz saat üretmeden uykuya gitmeyen bir sanatçı azminden söz ettiğimizi anımsayalım. Dolayısıyla Kusama'nın tüm işlerinde bu keskin, biraz ürkütücü, çokça derin, coşku ile karışık bir hüznün izleri var. Kaçınılmaz bir sonuç bu.

Bundan önceki Infinity Rooms'ların, yani sonsuzluk odalarının dünyada gittikleri her yerde benzer bir hevesle karşılanmalarının nedeni, görsel güçlerini Kusama'nın insan doğasını çok iyi kavramasından almalarıdır belki. Bu odaların içinde kelimeye dökülmesi zor bir ruh halinde, kendinizi 'tam' ve sanki birileri tarafından nihayet doğru anlaşılıyormuş gibi hissediyorsunuz çünkü. İyisiyle, kötüsüyle, tüm ironisiyle.

Kusama, bu duyguyu aktarmak için bu kez temel olarak aynalarla kaplı duvarlardan faydalanıyor. Onları puantiyeler, parıltılar, balkabakları ve bir takım müstehcen görseller tamamlıyor. Dört yanı kapalı bu mekânda haliyle oluşan yankı çemberi de, sonsuzluğun doğrudan bir ifadesi. "Aynalı yüzeylerin gizemi daima ilgimi çekti. Bu odalarımda, sürekli genişliyor gibi görünen bir mekânda kendinizle bir birey olarak karşılaşıyorsunuz. Ama aynı zamanda bambaşka bir dünyanın içindesiniz. İkilik var."

Merak ediyorsanız, 88 yaşında olmasına rağmen çok ağır malzemelerin taşınması dışında tüm işlerine hala kendi koşuyor, eserlerini tamamen kendi yapıyor. Performansından son derece memnun kalmış olsa gerek ki; yakın zamanda çalışma günlerini beşten altıya çıkarmış. Artık kendine izin verdiği tek gün olan Pazar günlerini ise telefonlara cevap verip, ufak çizimler yapmaya ayıracakmış. Yakında Pazarlarını da iş günü ilan edip hiç tatilsiz ve izinsiz çalıştığını duyarsak şaşırmaz, hiç şüphesiz Kusama'ya daha da büyük hayranlık duyardık.

BİZE ULAŞIN