Modern zaman kaligrafı: Jose Parla

Şık bir galeride bir sanat eserinin spotlarla aydınlatılmış son haline hayran olmak kadar, sanatçının atölyesindeki havayı soluyarak üretim sürecine tanık olmak da sanatsevere büyük keyif veren şeylerden; hatta belki de ikincisi birincisinden biraz daha fazla.

Giriş Tarihi: 22.09.2019 17:21

Tam da bu sebeple Küba asıllı Amerikalı sanatçı Jose Parla İstanbul'a gelir gelmez soluğu Sıraevler'deki geçici stüdyosunda aldık. İçeriye girip ikinci kata çıktığımızda, hoparlörden yükselen Latin ezgiler eşliğinde, İstanbul Bienali'ne paralel olarak 9-20 Eylül arasında İstanbul74'te gerçekleşecek sergisi için tuval, kağıt ve Gorbon vazolar üzerinde çalışıyordu.

Daha önce İstanbul'a gelmiştiniz ancak ilk kez kişisel sergi açıyorsunuz. Bunu hayal etmiş miydiniz?
Bu yıl İstanbul'da ilk kişisel sergimi açacak olmak benim için bir onur, bir yandan da İstanbulluların tepkisini çok merak ediyorum. Şehri ilk ziyaret ettiğimde kültürü, mimarisi, tarihi ve tarihle modernlik arasında kurulu dengesi beni çok etkilemişti. Birkaç sanat galerisinin yanından geçerken, "Burada bir sanatçı olmak nasıl olurdu?" diye düşündüğümü hatırlıyorum. Yıl 1999'du ve o zamanlar İstanbul ile ilişkimin devam edip beni bu ana getireceği aklımın ucundan geçmemişti.

Sanatınız çoğu zaman modern kaligrafi olarak tanımlanıyor. İstanbul Osmanlı döneminde kaligrafinin merkezlerindendi. Bu anlamda bir bağ hissediyor musunuz?
Kelimelerle ifade edemeyeceğim bir bağ var hissettiğim. Benim işlerimde kullandığım dil, New York'un arka mahallelerinde doğan ve modern şehir gerçeklerini yansıtan bir kaligrafi olarak nitlendirebileceğimiz yazı stiline dayanıyor. Şu an yaptıklarımı Doğu'ya ve Osmanlı dönemindeki kaligrafların yaptıklarına bağlayan ruhani bir şeyin varlığına inanıyorum.

Serginizin başlığı olarak Isthmus'u seçmeniz nasıl oldu?
Demet Müftüoğlu Eşeli ve Alphan Eşeli tarafından kurulan ve organize edilen İstanbul Sanat ve Kültür Festivali'ne iki kez katılma fırsatına sahip olmuştum. İlkinde, 2011'de arkadaşım JR ile birlikte yönettiğimiz Wrinkles of the City, Havana Cuba filminin gösterimini ve ardından soru-cevap yaptık. İkincisinde ise Dünya Ticaret Merkezi'ndeki resmimin yapım aşamasını anlatan ve New York'a bir aşk mektubu niteliğindeki 2015 tarihli soyut belgesel film One: Union of the Senses'ın gösterimi yapıldı. Her iki filmin ortak paydası insanlık ve içerdikleri birlik, şefkat, empati mesajlarıydı. İşte, İstanbul'da bulunduğum o dönemde burada bir sergi açma hayalim filizlendi ve elime bir harita alarak araştırma yapmaya başladım. İstanbul'un coğrafi konumunu göz önünde bulundurup, sergimin adı ne olurdu diye düşünmeye başladım ve Isthmus'u buldum. Birliği sembolize edecek, adeta bir köprü gibi birleştirici olacak bir kelime arıyordum. Isthmus, iki büyük kara parçasını birbirine bağlayan ve her iki yanında deniz bulunan kara parçası demek. Tam da fiziksel olarak İstanbul'u anlatıyor ama aynı zamanda mecazi olarak düşünüldüğünde de hem başlık hem de şehir Doğu ve Batı kültürlerini birbirine bağlıyor.

Bize serginin içeriğinden bahseder misiniz? Ne tip işleriniz yer alıyor?
Türkiye'deki modern sanatçılara ve kaligrafinin tarihine saygı duruşu niteliğinde kağıt üzerine kaligrafi serileri, resimler, seramikler ve cam işlerim yer alıyor.

One World Trade Center ve University of Texas in Austin'dekiler gibi kalıcı olarak kamusal alanda yer alan yapıtlarınız var. Bir işinizin yer almasını hayal ettiğiniz özel bir mekan var mı?
İşlerimin saygın ve tarihi mekanlarda yer almasından gurur duyuyorum. Diğer yandan, eserlerimin her yerde sergilenmesine açığım. Duvarlara resim yapmaya çok genç yaşta başladım ve o günlerde bir sanatçı olarak bugün olduğum yere geleceğim aklımın ucundan geçmemişti. Hayallerimdeki mekan geniş kitlelerin ziyaret edebileceği bir yer. Böylece eser kendine özgü bir biçimde halka bir şeyler katabilir. Bir televizyon ya da kitlesel iletişim aracı gibi değil de, daha çok duyularınızı dinlendirip, yaratıcı içgüdülerinizle bağ kurabileceğiniz bir yer.

Gözlerimizi kapatıp stüdyonuza ışınlanmak istesek, bize rehberlik yapar mısınız? Nasıl kokuyor, kalabalık mı, sessiz mi?
Çok iyi, eğlenceli bir soru! Stüdyom çok düzenlidir ve genellikle boya ya da kahve kokar. Sessizliğe ve çalışmak için yalnız kalmaya ihtiyacım varsa çıt çıkmaz ama eğer bir kitap veya benzeri proje üzerinde çalışıyorsak ya da mimari proje toplantıları, film montajı ya da şov hazırlığı yapıyorsak yoğun olur, müzik çalar ve sohbet sesleri yükselir. İçeriye girdiğinizde ufak bir hol ve mutfak sizi karşılar. İç mimari şirketi Snøhetta stüdyoyu iki bölüm olarak tasarladı; resim ve heykel için bir ana çalışma alanı var, bir de sanat kitaplarından oluşan bir kütüphane, plak koleksiyonumuz ile DJ ses sisteminin yer aldığı, yaşam alanı olarak kullanılan asma kat var.

Sanatınızı müzikle ifade etseniz, ne tür bir şey olurdu?
Sanatım müzik olarak Cuban Rumba olurdu. Los Muñequitos de Matanzas grubunun Guaguancó, Columbia y Yambu albümü çok iyi bir örnek.

Son dönemde ilhamı en çok nerelerde buluyorsunuz?
Duvarların başına gelenlerin fotoğrafını çekmek bana ilham veriyor.

Takıntı derecesinde tutku duyduğunuz bir sanat eseri var mı? Hikayesini öğrenebilir miyiz? Eğer bu eser başka bir sanatçıya aitse, sizin eserlerinizde etkisini görmek mümkün mü?
Eserlerim üzerinde etkisi olan geçmişten ve bugünden o kadar çok fikir var ki, tek bir sanatçı ya da esere indirgeyemem. Benim sanatımda farklı kültürlerin ve eserleri yoluyla kendi dillerini yaratmış tarihsel kişilerin bir alaşımını görmek mümkün. Bu karakteristikleri kendi şehirsel gerçekliğimle bağ kurarken ortaya çıkardım. İlk resim atölyemi kurma aşamasında olduğum dönemde, henüz sokaklarda resim yaparken, tuvaldeki işlerimle bulunduğum çevre arasında bir köprü kuruyordum. Sokaklar, caddeler, terk edilmiş binalar, tren tünelleri, bozulmuş duvarlar içeren her cins yüzey ilgimi çekiyordu ve bu duvarların fotoğrafını çekmeye bayılıyordum. New York metrolarına çizilmiş sanat eserlerinin farkındaydım, hatta bazıları zihnimde yer etti ve beni etkiledi; örnek olarak Furtura 2000'e ait Break Train'i, Noc 167'ye ait Style Wars'u ve Lee Quiñones'e ait Stop the Bomb'u sayabilirim. Beni yazılı dil listeleri konusunda etkileyen eser ise Basquat'nın 1987'de yaptığı Pegasus adlı tablo oldu. Basquiat her çeşit sembolü kullanmıştı ve bohem gezginlerden "nothing to gain here" benzeri cümleler alıntılamıştı.

Tablo sayesinde, mesajlar bulmak için duvarlara farklı bir gözle bakmaya başladım. Duvarın kendisiyle ve mekanların psikolojisiyle bağ kurmak istedim ve şehrin dört bir yanından yırtıp kopardığım reklam afişlerini kolaj malzemesi olarak kullanıp dokulu resimler yapmaya başladım. Aynı zamanda yarısaydam yüzeylere el yazımla katmanlar oluşturuyordum. O zamanlar henüz çok gençtim ve Jean Dubuffet gibi ressamları yeni keşfetmeye başlamıştım. Sonrasında Cy Twombly, Joan Mitchell ve Raushenberg gibi sanatçıları tanıdım. Bir gün Miami Beach'teki bir kitapçıda kahve içerken Burhan Doğançay'ın yapıtları üzerine bir monograf karşıma çıktı. Benden onlarca yıl evvel, yaptıklarıma benzer şeyler üretmesi hoşuma gitti. Bu vesileyle arkadaş olabileceğimizi hayal ettim. Doğançay duvarların fotoğrafını çekiyor, onların ve dünyanın dört bir yanına ait dillerinin güzel yağlıboya resimlerini yapıyordu. Bu da Nouveau Realists olarak bilinen Mimmo Rotella, Jacques Villeglé ve Raymond Haines'i keşfetmeme yol açtı. Sanat tarihinin sürekli silinip yeniden yazılan bir parşömen gibi oluşu bana çok ilham veriyor.

BİZE ULAŞIN