Bir Moda Duayeni

Gerçek bir moda vizyoneri ve hümanist olan 87 yaşındaki Giorgio Armani'nin mirasının altını çizmek için hiçbir şey yapmasına gerek yok. Ama kendisinin de söylediği gibi, bazı alışkanlıklardan vazgeçmek kolay değil.

Giriş Tarihi: 15.01.2022 13:14

ALEXANDER FURY
FOTOĞRAFLAR LUKAS WASSMANN
STYLING MARC GOEHRING

Giorgio Armani, İtalyancada "saygı" anlamına gelen rispetto kelimesini çok sık kullanıyor. Bu da yaşamının ve işinin her alanıyla birebir örtüşüyor. Çünkü Bay Armani, markasını takip edenlere karşı saygılı olmayı çok önemsiyor. "Bir sezon müşterilerinize belli bir stil sunup, diğerinde tamamen başka bir yola geçerseniz ne yapacaklar? Birinden birini çöpe mi atacaklar? Bu, bizim adımıza saygılı bir tavır olmaz." Bir röportajında annesini tanımlarken kullandığı erdemlilik ve titizlik sıfatları, onun için saygının da özünü oluşturuyor. "Bu öyle bir konsept ki, eğer sizde yoksa, ne olduğunu bilmiyorsanız, başkalarına saygı duyabilmeniz mümkün olamaz."

Armani'nin çalışanlarına, iş arkadaşlarına, çevresindeki insanlara, dostlarına, tüm insanlara karşı gerçekten muazzam bir saygısı var. 2020'nin Şubat ayında Kuzey İtalya'da pandemi henüz başlamışken, seyircisiz defile yapma fikrini uygulayan ilk tasarımcı o olmuştu. Defileyi internet üzerinden çevrimiçi yapmayı seçen Armani'nin bu vizyonu, kısa sürede modanın yeni normallerinden biri haline geldi. Pandemi, yıkıcı bir hızla modaevinin ana merkezinin bulunduğu Milano da dahil olmak üzere tüm İtalya'yı ele geçirdiğinde Armani, sahibi olduğu tüm üretim merkezlerini tek kullanımlık medikal ürünleri üreten fabrikalara dönüştürdü. Bunun yanında, hastanelere yaptığı yaklaşık 30 milyon dolarlık yardım, solunum üniteleri ve maske gibi hayati malzemelerin acil olarak temin edilmesi için kullanıldı. 2021 başında ise genelde hazır giyim koleksiyonlarını sunmak için kullandığı Milano tiyatro binasının bir aşı merkezine dönüştürülmesini sağladı.

Geçtiğimiz Temmuz ayında Paris'teki İtalyan konsolosluğunun görkemli salonunda Bay Armani ve iki çevirmeniyle, herkesin maskeli ve sosyal mesafeye uygun olarak oturduğu bir düzende bir araya geldik. Modaevinin Haute Couture line'ı Armani Privé'nin Sonbahar 2021 koleksiyonunu ve pandeminin modayı nasıl etkilediğini konuşmak üzere, defileden birkaç saat önce sohbete koyulduk...

Armani, koleksiyona Shine, yani "parla" ismini vermesinin nedeninin, bir şaşkınlık duygusu yaratmak olduğunu söyleyerek söze giriyor. Birkaç saat sonra izleyiciler de zaten bu temanın nasıl gözle görülür hale geldiğine şahit olacak. Çünkü biraz sonra kristal düğmeli, ışıltılı kadife ceketler, kuş tüyü gibi hafif payetli süslemeler, pırıl pırıl parlayan organze, fırfırlı, hayat dolu gece elbiseleri gözlerinin önünden geçecek. Armani, kaşlarını çatarak bir şeyler mırıldanıyor. Çevirmeni sözü alıyor: "Bay Armani, maalesef bugün bazı tasarımcıların kadınları daha güzel kılmaya değil, kendileri hakkında konuşturmaya odaklandığını, onlar için konunun kadınlar değil, kendi tasarımları olduğunu söylüyor."

Bu koleksiyonunda Armani, Milano'dan aldığı ilhamla hazırladığı ve Ocak ayında bir film üzerinden dünyayla paylaştığı 2021 İlkbahar Haute Couture koleksiyonundan bazı parçaları da kullanmış. "Bu, bir devamlılığı temsil ediyor" diyor. Birbirini takip eden yavaş ve duyarlı değişimler, Armani stilinin en karakteristik özelliklerinden biri aslında. Onunkiler hızlıca demode olabilecek veya çabucak tüketilebilecek tasarımlar değil. Bu açıdan düşününce, Armani'nin bu duruşu, büyük hayranı olduğunu söylediği Coco Chanel'in çizgisine de çok benziyor. Chanel'in marka elçilerinden Cate Blanchett'in kırmızı halı davetlerine Privé tasarımlarını da giymesi bu savı destekliyor örneğin.

Couture tasarımlarının zamana direnen uzun ömürlüğünü, yüksek kalitesini, ve "kullan at" anlayışının tam tersini örneklediğini düşündüğümüzde; Armani'ye, Haute Couture'ün modanın tam zıttı olup olmadığını soruyorum. Önce gülümsüyor, sonra bir kahkaha atıyor. "Ben anti-modayım aslında ama Haute Couture bambaşka bir şey. Son kullanma tarihi olmayan bir zarafetin ve orjinalliğin altını çiziyor. Sadece ama sadece gerçek lüksün içinde bulunabilecek bir hal bu."

Giorgio Armani, lüks bir hayattan gelmedi. 1934 yılında Milano'nun 70 kilometre güneydoğusundaki endüstriyel bir şehir olan Placenza'da doğan tasarımcı, bir röportajında İtalyan yeni-gerçekçi filmlerini izlemeyi sevmediğini çünkü tam da o hayatın içinden geldiğini söylemişti. Babası bir nakliye şirketinde çalışan Armani, İkinci Dünya Savaşı sırasında bombardımandan kaçmak için ev hanımı olan annesi ve iki kardeşiyle birlikte uzun süre bir köyde saklanmak zorunda kalmış. Bu deneyimler onu gerek fiziksel gerek ruhsal olarak derinden etkilemiş. Bombardıman sırasında boş bir kovanın patlaması nedeniyle cildinde ciddi yanıklar oluşan ve neredeyse görme yetisini kaybeden Armani, bir aydan uzun süre hastanede yatmak zorunda kalmış. Psikolojik izler zaten işin başka bir boyutu. "Evlerimizde esir kalmıştık. Şanslı olanlar kendilerini koruyabiliyordu, diğerleri ise kelimenin gerçek anlamıyla bombalar altında kalıyordu. O sıralar henüz çok gençtim, olan biteni tam manasıyla kavrayamıyordum. Korku içindeydim. Uçakları duymak, mahzene koşmak, sesler bitene kadar orada öylece saklanmak hiç kolay değildi. Hepsini hatırlıyorum."

Duayen tasarımcı bugün 87 yaşında. Kendisiyle aynı ismi taşıyan markasını 1975'te kursa da Haute Couture yapmak için 30 sene bekledi. Çünkü couture, aşırı niş bir kitleye hitap eden, tabiatı gereği hızlıca para getirmeyen ama tasarımcıların yaratıcılıklarını gerçek anlamda kullanabilmesini sağlayan çok özel bir alan. "Couture sahnesine adım atmam, daha havalı olmak veya bir yenilik peşinde koşmakla ilgili değildi. Özel davetler için onlara özgü tasarımlar yapmamı isteyen gusto sahibi bir müşteri kitlem halihazırda oluşmuştu. Seri üretim çerçevesinde gerçekleştirilemeyecek detayları ve işçilikleri barındıracak, onlara adanmış bir koleksiyon oluşturma fikri böyle doğdu. 2005'te bu çerçevedeki ilk koleksiyonumu yaptım. Yani günün sonunda bu kararı pragmatik bir yerden verdim, aslında kariyerimin diğer her dönemecinde olduğu gibi."

Haute Couture, Armani'nin kendini serbest bıraktığı bir alan. Milano'da 2012 yılında düzenlediği Eccentrico retrospektif sergisinde içindeki daha eksantrik, asi tarafı yansıtabilmesi bundandı. Ağırlıklı olarak Armani Privé koleksiyonundan ilham alarak oluşturulan sergide, Çin ve Japonya'dan esinlenilerek tasarlanmış, mücevherler ile süslenip dekoratif tüylerle donatılmış eserlerin hiçbiri, tipik bir Armani tasarımı gibi durmuyordu. 80'li yıllarda modada devrim yaratan geniş omuzlu, özgüven dolu siluetlere hiçbir açıdan benzemeyen işlerdi bunlar. "Böyle de olsa sonunda her şey yine müşterilerin ihtiyaç ve isteklerine göre şekilleniyor" diye ısrar ediyor couture'den söz ederken. "Özellikle abartıdan kaçınmayan, çok özel ve gösterişli tasarımlar isteyen kişilerde bu alışveriş harika yaşanıyor, onların taleplerini karşılamak üzere yola çıkılıyor. Bu koleksiyonumda da abartılı dokunuşlar göreceksiniz.

Amaç, gözleri memnun etmek, yüksek bir görsel zevk sağlayabilmek." Ona, savaş sonrası Almanya'sında büyümenin ekonomik zorluklarını ve bunun, markasıyla özdeşleşen dingin renk paleti, doğal kumaş seçimleri ve kendisinin 'pragmatizm' olarak ifade ettiği düşünce yapısını şekillendirmede etkili olup olmadığını soruyorum. Ancak Armani'ye göre durum çok daha basit ve net. "O zamanlar hayatımdaki en önemli ve en zor şey, yiyecek bir şeyler bulabilmekti" diyor. "Ya da bir film izlemenin sıradan keyfini yaşamak. Hatırladıklarım böyle şeyler. Sokağa çıkma yasağı olmadan gece sokakta yürüyüp gökyüzünü görebilmek. Önemli olan şeyler bunlardı."

Son iki senedir tüm dünyaca kolektif olarak yaşadığımız pandemi deneyimi ile Armani'nin kişisel anıları arasında bağlantı kurmamak mümkün değil. Peki, ona göre şu an modaya dair en çok neye ihtiyacımız var? "Bana göre couture güzellik demek ve güzellik ruha moral verir, onu rahatlatır, iyileştirir. Bu kadar zor bir dönemden sonra insanlar şu an buna ihtiyaç duyuyor. Kişisel deneyimimden yola çıkarak söylüyorum. Bu, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, o karanlık yıllardan sonra tüm dünyada güzelliğe ve estetiğe karşı oluşan o büyük ihtiyaca çok benziyor."

Armani'nin güzelliğe dair idealleri 1930'ların estetik anlayışına, Art Deco'ya olan sevgisinin kökeni de çocukluğuna dayanıyor. Hollywood'un altın çağına duyduğu hayranlığı, takım elbiseler içindeki iki dirhem bir çekirdek Armani erkeklerinde, vücuda oturan zarif gece elbiselerinde veya parıltısıyla göz alan boncuk detaylarında gözlemleyebiliyoruz. Armani, en maksimalist davrandığı anlarda bile görkemli kumaşları yalın biçimlere sokmayı, kalabalıktan ve abartıdan uzak durmayı daima başarmasıyla bilinen bir isim. "Kadın modasına olan katkım konusunda bana yeterli kredi verilmediğini söylemem gerek" diyor ve devam ediyor: "En çok 80'li yılllardaki işlerimle ve takımlarımla anımsanıyorum. Ama dönüp baktığımda, bıraktığım izin bundan çok daha fazla olduğunu, benden görülüp yapılan pek çok şeyin olduğunu görüyorum. Ama biliyorsunuz, taklit edilmenin de prestijli bir yanı vardır."

Bir kaşı havaya kalkıyor. Bir örnekle devam ediyor. "Bir takım küçük şeyler" diyor bu örneklere genel olarak. "Mesela gece elbiseleri yapmaya başladığımda, onları topuksuz, düz ayakkabılarla kombinlemeye karar vermiştim. O zaman buna herkes karşı çıkmış, altlarına topuklu ayakkabı giyilmesinin şart olduğunu söylemişlerdi. Onlara, 'Hayır, bu elbiselerin bir önlük gibi, o rahatlık içinde giyilmesini istiyorum' diye cevap vermiştim. Modadaki tüm cazibe anlayışı bir anda değişmişti."

Armani'nin look'lar ya da modeller değil, cazibe ve kadınlar hakkında konuşması kulağa enteresan geliyor. Tıpkı modadan değil, stilden söz etmeyi istemesi gibi. "Ben sanat değil, kıyafet yapıyorum. Ama bundan 50 sene sonra bile adımın belli bir stil ile anılması her zaman hoşuma gider" deyip duraksıyor. "Modanın olağanüstü yüksek anları ve usta işi yönleri olduğu gibi, hiçbir anlam içermeyen, sadece hakkında konuşturmak için yaptığı şeyler de vardır. Oysa stil bunların çok ötesinde, ilerisinde bir şey."

Sektörde çok uzun yılları geride bırakan Armani, bugün geleceği her zamankinden daha çok düşünüyor. Modanın bugün ne anlama geldiğine, birbirini hızla takip eden sezonlarına, tabiatı gereği içinde işlevini kaybetme, körelme tarafını da bulunduran yapısına kafa yoruyor. Ama günün sonunda, aslında tüm kariyeri boyunca tam da bunu yapmış olduğunun farkında: Kadınlara saygı duymak, tasarımlara saygı duymak, modaya ve modanın o sert sistemine ise kıvamında bir başkaldırı sergilemek.

"Covid-19 öncesi yaptığım işlerle sonraki tasarımlarım arasında çok büyük farklar olduğunu düşünmüyorum" diyor. "Çünkü başından beri önceliğim, gerçekten önemi olan kıyafetler yaratabilmekti. Giyen kişinin ihtiyaç duyabileceği türden tasarımlar. O zamanlar da mesleğime ve müşterilerime bu saygıyla yaklaşıyordum, bugün için de tamamen aynı durum geçerli." Durup düşünüyor. "Ben değişmiyorum. Ve bence bu saygıya değer bir şey."

BİZE ULAŞIN