David Bowie'nin ardından

Sessizce veda etti. Ancak ardında bıraktığı izlerin derinliği bu usul vedanın tam tersi. Tüm sınırları zorlayan David Bowie’yi anıyoruz.

Işık Cansu Canayak

Bir insan düşünün. Öyle biri ki ölümünün ardından her yaş grubundan ve ülkeden milyonlarca insan ayağa kalkıyor. Senelerdir onu dinleyen, müziğiyle büyüyenler kadar adını hiç duymamış ya da duysa da bu ismin altını dolduracak bilgisi olan olmayan herkes sosyal medyada Bowie'yi anıyor. Dünyanın en önemli dergi, gazete ve internet siteleri sabahtan akşama dek onu anmaya, anlamaya, okuyucularına anlatmaya çalışıyor. Ancak hakkında bir anda çıkan binlerce yazı ve habere rağmen bir tane hikaye bile bir diğerine benzemiyor. Çünkü, David Bowie kendinde öyle çok malzeme saklıyor ki, herkes dilediği bir yerinden ele alabilir onu, anlat anlat bitmiyor. Tıpkı 69 yıllık varlığı gibi, hakkındaki hiçbir şey sıkıcılığa düşmüyor. Öyle ki; "David Bowie kimdir?" kadar "David Bowie nedir?" diye de sorulabilir. Ve bunun da yanıtı çok.

Ünlü ve çok başarılı olmak başka, ama söz konusu bir efsane olmak olduğunda işin içine bambaşka güçler, benzersiz beceriler dahil oluyor. Bu yüzdendir ki upuzun dünya tarihinde ancak az sayıda kişi böyle bir sıfatla anılma ayrıcalığına nail olabiliyor. Düşünsenize, kaç tane Bob Dylan, The Beatles, Freddie Mercury, Michael Jackson, Madonna ya da David Bowie görebilir ki bir gezegen?

Gerçekten, efsane kimdir? Mesela, yaklaşan ölümünü sezmesine rağmen kimselere sezdirmeyerek, ölümünden birkaç gün önce yayınladığı, yaşama ve ölüme değen sözlerle yüklü albümü Blackstar ile dinleyicilerinden ayrılan bir ikondur. Ya da kimseyi üzmemek ve ölüme olduğundan fazla kıymet vermemek adına bir cenaze töreni bile talep etmeden sessiz sedasız çekip gitmek isteyendir. Yaptığı, giydiği, sunduğu her şey zamanına göre alışılmışın çok dışında kalsa da, insanları konfor alanlarının dışına çıkmaya zorlasa da aynı zamanda bu kadar çok sevilmeyi başarabilendir

"Bence bir sanatçı olarak işim yalnızca kendi ilhamlarımı dışa vurmak olamaz. Yolun en başından beri içinde bulunduğum kültüre katkıda bulunmayı her şeyden daha çok istiyordum," demesi tesadüf değildi Bowie'nin. Ve bunu gerçekten başardı. Müziği de imajı da kategorize edilemedi; müzik, sinema, moda, performans sanatı, şarkı sözü yazarlığı, modern sanat ve edebiyat gibi farklı disiplinleri aynı anda etkiledi; John Lennon'dan Lady Gaga'ya onlarca müzisyene ilham kaynağı oldu. Biz bu yazıyı yazarken 15 bin İngiliz, basılacak yeni paraların üstünde Bowie'nin resminin olması için imza toplamıştı bile. "Daima bir insandan daha fazlası olmak için itici bir istek duydum. Sadece insan olmak bana çok önemsiz geliyordu. 'Boş ver bunu, ben süper insan olmak istiyorum' diyordum" cümlesini kurmuştu bir keresinde. Bu idealini fazlasıyla gerçekleştirdiğine bugün hiçbir şüphe yok.

Sahiden de pek az başarı, David Bowie'nin 50 sene boyunca kendini tekrar etmeden devam eden fantastik ve estetik hikaye anlatıcılığıyla kıyaslanabilir. Onu o yapan en büyük güç, içinde bulunduğu devre hızlıca uyum sağlaması, dönüşüm için bu denli hevesli olmasıydı zaten. Hem adapte oluyor, hem de koşullara kafa tutarak kuralları bozuyordu. Turuncu saçlı androjen uzaylı Ziggy Stardust'tan şizofren Aladdin Sane'e, klasik ve sade bir imajla etrafta dolaşan The Thin White Duke karakterinden Diamond Dogs'un karanlık ütopyasına, sadece yarattığı ve kitleleri inandırdığı personaları üzerinden konuşarak dahi bu dergiyi doldurabiliriz. Bowie, her daim şaşırtıcı dış görünümünün değişimine paralel bir şekilde pop'tan rock'a, funk'tan elekroniğe, folk'tan glam rock'a uzanan, hepsini canı isterse birbirine uzanan, isterse bazılarını bırakan, köşesiz, kendine doğru esen tüm rüzgarlara açık müzik anlayışı ile dünyayı şaşkına, kendini ise dinamik bir efsaneye çevirdi. Haliyle, 2013 yılında Victoria& Albert Müzesi tarafından Londra'dan sonra dünyayı dolaşacak bir retrospektifle anılmak istendiğinde, küratörleri epeyce zor bir mesai beklemişti. Kostümleri, yaptığı set tasarımları, albümleri, eskizleri, ilham panoları, şarkı sözleri, yer aldığı filmler ve Broadway oyunları, fotoğrafları, personaları... Derlemesi hiç de kolay olmayan bu derya deniz arşivin altından kalkmayı başaranlar sayesinde sergi, yolu üstündeki duraklara tek tek uğramaya devam ediyor hala.

DAVİE BOWİE KİMDİR?

Bu sıralar sıklıkla karşımıza çıkıyor ama yine de biyografisini kısaca hatırlamalı: 1947 yılında Londra'nın güneyindeki Brixton bölgesinde David Robert Jones adıyla doğdu. 14 yaşındayken arkadaşlarıyla girdiği kavgada aldığı darbe sonucu göz bebeklerinden biri zarar görerek renk değiştirdi. Bu tuhaf kaza ile evren ona sanki "Sen farklısın, bir nevi uzaylısın, bu da kanıtı" demek istemişti. 16 yaşındayken okulu bırakıp bir reklam ajansında çalışmaya başlayan David, ilk şarkısını 19 yaşındayken Davie Jones adıyla kaydetti. Bundan iki sene sonra 1966 yılında ise ünlü Changes parçası geldi. Soyadları nedeniyle müzisyen Davy Jones ile sıkça karıştırılmaları karşısında çözüm olarak soyadını Bowie yapmayı seçti.

1969'da aya ilk kez ayak basılacak olmasının şerefine kaydettiği Space Oddity ile büyük bir başarı yakaladı. 70'ler Bowie'nin altın çağıydı hiç şüphesiz; 10 seneye 10'dan fazla albüm sığdırdı. Ve androjenliği ilk keşfeden o değilse de; toplum tarafından kabul edilmesinde büyük katkıları olduğu inkar edilemez. Albüm kapaklarında uzun elbiseler giydi, kimonalara, hayvan desenli her şeye, topuklu çizmelere, ipek eşarplara bayıldı. Ve en önemlisi de turuncudan sarıya sürekli boyattığı saçları ile tüm bunları dünyanın en normal şeyiymiş gibi yaptı. İşte bu sayede bugün hala Gucci, Balmain, Jean Paul Gaultier, Louis Vuitton ve Proenza Schouler gibi markalara esin kaynağı olmaya devam ediyor. Yer aldığı The Men Who Fell to Earth filmi (1976) ve aynı adlı parçası ile uzay ve uzaylı efsanelerine devam ederken; 1980'de Ashes to Ashes, 1981'de Queen'in solisti Freddie Mercury ile kaydettikleri kült parça Under Pressure, 1983'te Let's Dance derken artık hikaye zaten kendi kendini yazar hale geldi. Son nefesine kadar aşkla birlikte kaldıkları süper model Iman ile 1992'de İsviçre'de evlenen Bowie, 1997'de tam da büyük bir zihinden bekleneceği üzere internetin bir sonraki mecra olacağını ve insanların bir tıkla müziğe ulaşabileceklerini öngördü. Telling Lies adlı single'ının yalnızca web'te yayınlanması işte bu öngörünün işaretidir.

İlk günden beri parçalarına klip çekmeyi önemsemesi, bunun da bir sonraki büyük 'şey' olacağını bilmesindendi. Müziğin mutlaka teatral bir görsellikle birleşmesi gerektiğine inanıyor, bir konsept yaratmanın önemini çok iyi biliyordu. Bu yüzdendir ki, bir persona'yı yaratıp diğerini yok etti, kendini bir silip bir baştan yazdı. The Man Who Fell to Earth'teki karakteriyle dünyaya düşen biçare uzaylı da oldu, The Man Who Sold The World ile dünyayı satan adam da. Kendisini hem görsel olarak hem de sözleriyle de çoğalttı, dinleyicileriyle hep böyle iletişim kurdu. Veda albümü Blackstar'daki Lazarus adlı parçasında geçen şu sözleri neden yazdığı ancak ölümünden sonra anlaşılabildi. Bowie daima koruduğu gizemini giderken de kaybetmemişti. "Bana bakın, cennetteyim. Gözle görülmeyen yaralarım, benden çalınamayacak hikayelerim var. Beni artık herkes tanıyor." Ve öyle de oldu. Ne diyebiliriz ki o halde, küller küllere.

BİZE ULAŞIN