YAZIYI GÖNDER
Adınız, Soyadınız
E-posta Adresiniz
Alıcı E-posta
Mesajınız
www.harpersbazaar.com.tr

Kısmetten öte köy yok

25.04.2011, Pazartesi

Düğün hazırlık dönemlerinde biz bekâr kızlar itina ile eğitiliriz, tembihleniriz, uyarılırız...

Pek heyecanlı olur bizde düğün hazırlık dönemleri.
Tamam, herkeste öyle olur ama bizde durum biraz farklı. Evlenecek olan çiftin yaşadığı heyecandan filan bahsetmiyorum ben.
Ya da onların anne, babaların; onlar için yaşadığı heyecandan da bahsetmiyorum.
Ben, bizim ailedeki tüm kadınların yani annemin, yengelerimin, teyzelerimin, halalarımın filan yaşadığı heyecandan bahsediyorum.
Deliler gibi heyecanlı oluyorlar.
Labirentte peynire giden yolu bulmuş kobay faresi kadar mutlu oluyorlar.
Neden mi?

Çünkü…
Çünkü bizim ailede daha doğrusu sülalede, çok fazla kız çocuk var. Ben dâhil it sürüsü gibiyiz. Evlendire evlendire bitiremediler bizi.
Ve bu sebeple; hele ki evlenen, ailenin kızlarından biriyse, şekerci dükkânında kilitli kalmış çocuklar kadar şen oluyorlar. Ama sebep sadece kızlardan birini daha tasfiye etmiş olmak değil. Hatta o nasıl olsa baş göz edildi diye onunla ilgilenen bile olmuyor. Buradaki asıl sevinç nedeni, diğer kızları tanıtabilecekleri yeni bir ortama girecek olmaları oluyor.
Düşünseniz ya; yepyeni bir aile ve yeni çevreyle, ailenin bekâr kızları bir düğün ortamında bir araya gelecekler ve belki de orada biriyle tanışacaklar hatta belki de coşup, onlar da evlenecekler… Bundan daha büyük mutluluk mu olur!?

Neyse…
İşte bu düğün hazırlık dönemlerinde biz bekâr kızlar itina ile eğitiliriz, tembihleniriz, uyarılırız.
''Çok açık giyinmeyin''
Bu uyarı, her seferinde; düğün kıyafetimizi ve biz kızların dekolte konusundaki bonkör yaklaşımlarımızı gördükleri ana kadar devam eder. Bizler de yıllar içinde, kıyafetleri son ana kadar saklama konusunda deneyim kazandığımız için, her düğünde annem ve yandaşları, bizleri ışığa tutulmuş tavşan gibi izlerler.
Ertesi sabahki konuşma da şudur: ''Hanım hanımcık giyinmeyi öğrenemediniz!''
Diğer bir uyarı ise ''Sakın çok içmeyin'' dir.
Düğün esnasında da devam eder bu uyarı. Uzak masalarda olduğumuz için kaşla, gözle devam eder ama biz zaten o kaşı, gözü görecek halde olmayız. Hatta hiç unutmam; annem ve yengemin, kuzenim ve benim için çok umutlu oldukları bir düğünde, yengem anneme ''en köşedeki masada demleniyorlardı, kim alsın bunları, evlenemez ikisi de'' demişti.
Evet, sahiden demleniyorduk ama o anda yengemin ''demlenmek'' kelimesini kullanması bence onları milenyum çağına nasıl adapte ettiğimizin göstergesiydi ve dünyalara değerdi…
''Çok makyaj yaptırmayın, saçlarınız abartılı olmasın''
Bunu bana düğünlerden birine saçlarımı rasta yaptırarak gittiğimden beri söylemiyorlar ama diğer kuzenlere hala söylüyorlarmış…

Yıllarca bu şekilde yaşadık biz.
Daha doğrusu geçen seneye kadar böyle yaşamıştık… Aslında ailenin kızlarının birçoğu hala böyle yaşıyorlar ama ben ve kuzenlerimden biri, bu durumdan kurtulduk artık…
Bilerek yapmadık ama oldu…
Geçtiğimiz yıl gerçekleşen kuzen düğünlerinden birinde, kuzenim de, ben de ''hanım hanımcık'' olmaya karar vermiştik ama nihayetinde kaderin önüne geçilemeyeceğini hep beraber öğrendik.
Çok kalabalık ve annelerimiz için çok önemli bir düğündü. Bir de yaşlarımızın ilerlemesinden kaynaklanan panikleri de eklenince, akıllarını kaybedecek hale gelmişlerdi.
Biz de kuzenimle, artık bu insanları üzmemeye karar vererek; çok uslu olmaya karar vermiştik.
Kıyafetlerimizi bile annelerimizle beraber seçmiştik. İnanılmaz mutlulardı.
Bazen bizim o kadar uysal olmamızdan ürküp, kendi aralarında ''başka bir planları mı var acaba'' şeklinde konuşmalar gerçekleştiriyorlardı ama umut doluydular.
Hazırlıklar tamamlandı.

Düğünden 3 gün önce, kuzenim ve ben cilt bakımına gitmeye karar verdik. Biz de onlar kadar havaya girmiştik açıkçası.
Gittik.
Cilt bakımı yaptırttık.
Ama bazen ''kötü kader'' in sizi nerede bulacağı belli olmuyor işte…
Kimin aklına gelir ki; yüzünün cilt bakımı sırasında buhardan yanacağı! Buhardan yanan yüzün soyulup, kahverengi bir leke haline dönüşeceği…
Evet, benim yüzüm yandı buhardan. İşin kötü tarafı sadece benimki yanmadı. Kuzeniminki de yandı. İkimiz beraber annem ve yengemin karşısına, Mükremin Abi'nin Feriştah Yengesi gibi çıkınca attıkları çığlıkları hala unutamam.
Geçirdikleri sinir krizi bitince, yüzlerimizdeki lekenin makyajla kapatılabileceğine ikna oldular.
Sakinleştiler ve her şeyin yoluna girdiğine inandılar.
Aslında girmişti de.
Düğünden bir gün önceye kadar hiçbir sorun da yaşamadık sahiden.
Bir gün önce ufak, çok ufak, bir talihsizlik daha çıktı ortaya.

Aslında tamamen görünmez kaza.
Kimin aklına gelir ki; ayağında dümdüz sandaletle düz yolda yürürken düşüp, ayak bileğini çatlatacağı. Şahsen benim aklıma gelmezdi ama başıma geldi. Dümdüz yolda ayak bileğimi çatlattım. Annem, eve dönüşümde beni koltuk değnekleri ile gördüğünde ufak bir baygınlık geçirdi ama bu kez en azından kuzenimin sağlam olması geçirdiği buhranın kısa sürmesini sağlamıştı.
Ben oyundan elenmiş olsam bile elde hala bir kız daha vardı. Daha doğrusu elde çok kız vardı ama ''evde kalmış sınırına'' yaklaşmış olanlar içinde bir tane sağlam kızları vardı ellerinde.
Beni koltuk değneklerimle bir kenara atıp, tüm dikkatlerini kuzene yönelttiler. Hatta evden çıkmasına ve hatta hatta kıpırdamasına bile izin vermediler. Olur da evin içinde bir talihsizlik yaşanır da; o da sakat kulübesine düşer diye.
Böylece düğün günü geldi.
''Sakınılan göze çöp batar'' diye bir söz var ya; doğruymuş!
Çöp batmasa bile o göze mutlaka bir şey oluyormuş...
Düğün günü, annem, yengem, ben ve benim koltuk değneklerim, kuaföre gittik ama kuzenim ortalarda görünmüyordu.

Israrlı aramalarımız sonunda telefonunu açtı ve bezgin bir ses tonuyla yolda olduğunu söyledi.
Hakikaten de yoldaymış.
Bir süre sonra kuaförün kapısından bir göz girdi. Evet, doğru söylüyorum; kuaförden içeriye önce kuzenimin gözü girdi. Kocamandı. Ondan önde ve önce hareket ediyordu. Nedeni belli olmayan bir şekilde, alerjik bir durumdu sanırım, şişmiş. Şişmekle kalmayıp, kızarmış. Kısacası yapabileceği ne varsa yapmış, sağ gözü. Gözü ve kuzenim beraber geldiler kuaföre. Yengem çığlık atmaya başladı ve niyeyse benim aklıma ''kör ve topal olarak aynı pakette sunulursak, bir alternatif oluşturabiliriz aslında hala'' şeklinde bir espri yapmak geldi ve yaptım. İşte o espriyi yaptığımda anladım ki annem sadece terlik fırlatarak değil, saç fırçası fırlatarak da istediği hedefi vurabiliyormuş.

Neyse…
'' Bunları en arka masalardan birine oturtmak lazım'' dedi annem.
''Gelmesinler düğüne'' dedi yengem…
''Ele güne karşı ayıp olur, gelsinler ama görünmesinler'' dedi annem bize tiksinerek bakarken…
Bizi de götürdüler düğüne…
Arka masalardan birine yerleştirdiler…
Düğün boyunca görünmememizi tembihlediler…
Kuzenim, sağ gözü, ben, çatlamış ayak bileğim ve koltuk değneklerim, beraber oturduk o gece…
Garsonlar beşimize de servis açtılar…
Garsonlardan biri kuzenimin gözüne, ''ne içersiniz'' diye bile sordu…
O düğünden sonra kuzenimle ben,''düğün timi''nden kurtulduk…
Bulaşmıyorlar artık bize…
Bizimse içimiz rahat; iyi niyetliydik en azından ama kaderin önüne geçilemeyeceğini öğrendik, öğrettik…
Tanrı, hızlı bir şekilde üremiş ve ağırlıklı olarak kız çocuk imal etmiş ailelerin, kız çocuklarını, düğün timinden korusun!...

BİZE ULAŞIN