Fado evinin sakinleri
MODA HABER

Fado evinin sakinleri

GÜNCELLEME TARİHİ: 1 Kasım 2010

Yolculuğun yorgunluğu hala üzerimde... Oysa dün gece geldim Lizbon'a... Taksici loş sokakta yavaşça durup restoranı işaret ediyor. Demek geldik, ne çabuk! Halbuki resepsiyondaki görevli uzak demişti... İnsanın "uzaklık" kavramı İstanbul'da yaşayınca bayağı artıyor anlaşılan.

Restoranın kapısında "Sr. Vinho" yazıyor, yani "Bay Şarap". Adı bu... Altında da Casa de Fados... "Fado Evi", kulağa hoş geliyor... Portekiz'in ünlü şarkıcıları burada çıkıp Fado söylüyorlarmış. Hadi bakalım, görelim nasıl bir yer?

Fado Portekizce kader anlamına geliyormuş. 19.yüzyılda balıkçı ya da denizci olan sevgililerini, eşlerini, denize uğurlayan ve onların geri dönmesini umutla bekleyen Portekiz kadınlarının artık beklenen yakınlarının geri gelmemesi üzerine denize karşı yaktıkları ağıtlardan türemiş. Bu yüzden olsa gerek, insanın ta içine dokunan, elinden tutup uzaklara götüren türde bir hüzün var Fado şarkılarında...

Restoranın girişinde yapılı bir kadın bize gülümsüyor. Antrede, her müşteriyi tek tek karşılayıp rezervasyon var mı kontrol ediyor . Sonra da kapıyı açıp masaların olduğu bölüme götürüyor. Cevval bir hali var. Müşterilerin üzerinde bir tür otorite kuruyor gizliden gizliye. İlerleyen saatlerde içerde Fado çalmaya başladığında konuşanları her seferinde öğretmen edasıyla "şşşşşt" diye susturan da yine o.

İçerinin sempatik ve sıcak bir havası var. Bir de enteresan, sabun kokuyor... Hani çocukluğumuzda bunca çeşit aromalı banyo malzemesi yokken kullandığımız saf beyaz sabundan...Tüm masalar, sandalyeleri restoranın tam ortasındaki boşluğa bakacak şekilde düzenlenmiş. Bu boşluk aslında sahne görevi görüyor. Fado sanatçılarıyla müşterilerin böyle içice olması müziğin etkisini de kuvvetlendiriyor. Duvarlarda mavi çinili fayanslar, masalarda sade beyaz örtülerin üzerinde beyaz mumlar var. İrili ufaklı 20 kadar masa var salonda. Biz ilk gelenlerdeniz, henüz sadece 2-3 masa dolu... Portekizliler de tıpkı İspanyollar gibi akşam yemeğini geç yiyorlar.

Çok geçmeden kalabalık bir Japon grubu giriyor içeriye. Birkaç erkek hariç hepsi 50-60 yaşlarında kadınlar. Tokyo kız meslek lisesi 50. yıl mezunlar toplantısını burda mı yapmaya karar verdi diye aramızda gülüşüyoruz.

Bu arada garsonumuz bizimle tanışıyor. Dimdik duruşu ve zarif hareketleriyle görmüş geçirmiş bir İstanbul beyefendisini andırıyor. Adı Luis... Bize ne yiyeceğimizi sorup, onunla çalışan komiye uygun direktifleri veriyor sırayla... Önden Portekiz peyniri, zeytin, ton balıklı ezme ve balık köftesi geliyor ve tabii yanına aperitif olarak bir kadeh porto şarabımız. Tüm garsonlar ahenkle koşturuyorlar restoranda. Bakıyorum da içlerinde bir tane bile sarsak ya da laubali hareket eden yok. Kaşif bir milletten olmanın asaleti mi acaba bu?

Ortalık canlanmaya başlıyor. Japon grubunda yemek seçmenin telaşı var, bunu açıkça görebiliyor insan. Bir an sıkıntıyla bir masadan diğerine koşturan rehberlerine gözüm takılıyor. Diğer masaların çoğunda şık giyimli Portekizliler oturuyor. Yanımızdaki masada sigara sohbeti sırasında Sevilla'dan geldiklerini öğrendiğim İspanyol çift var. Derken içeri 2 kadın ve onların arkasından yaşlı bir amca giriyor. Şık siyah takım elbisesi ve boyun bağıyla çok hoş görünüyor amca. Güçlükle yürüyor. Yüzündeki onlarca kırışıklığın herbiri sanki geçmişte kalan anılarının izini barındırıyor. O kadar etkileyici bir yüz... Dayanamayıp fotoğrafını çekiyorum...
Neredeyse tüm masalar doldu derken içeri 3 kadın giriyor. Rengarenk, şatafatlı gece elbiseleri içinde üçü de. Bembeyaz ciltleri ve sapsarı saçlarıyla porselen bebekleri hatırlatıyorlar. Tenleriyle tezat oluşturan kıpkırmızı rujlarıyla ziyadesiyle şuhlar... Bir anda masalardaki erkekler sanki suratlarına bir bardak soğuk su çarpılmış gibi kendilerine geliyorlar. Hepsi eşlerine çaktırmadan onların masasına bakma derdinde. Aksi gibi kızlar da en arka masada... Ben de Portekizli olmadıklarına emin olduğum bu hatunların nerden olabileceğine ilişkin tahmin yürütüyorum. Rus? Ukrayna? Ee yaklaştım sayılır... Sigara molasında Hırvat olduklarını öğreniyorum. Tasarımcılarmış...

Ana yemekler geliyor bu arada. Tereyağında karides, tereyağında ahtapot ve balık (cod fish). Abartısız yediğim en lezzetli ahtapot bu... Herhalde yıllık tereyağı ihtiyacımı bu yemekle karşılamış oluyorum. Yemeklerimizin bittiğini gören Luis bu kez titiz bir anne edasıyla masamızı topluyor. Derken ışıklar kararıyor ve sadece masalardaki mumlar ve duvarlardaki fenerler aydınlatıyor ortamı. Önce gitar ve Portekiz gitarı çalan iki adam, arkalarından da şalına sarınmış genç bir kadın geliyor ve şarkı söylemeye başlıyor. Herkes sus pus olmuş onları dinliyor. Tek kelimeyle dokunaklı... 3 şarkı söyleyip gidiyorlar. Onlar gidince ışıklar yanıyor ve tatlılarımız geliyor. Pastel de Nata, Portekiz'in milli tatlısını yiyoruz. Leziz...

Işıklar tekrar kararıyor, bu kez başka bir kadın şarkıcıyı dinliyoruz. O da 3 şarkı söyleyip gidiyor. Bu kez Portekizliler yerlerinden asilce eşlik ediyorlar şarkıya. Bir sonraki sefer ise bu kez bir erkek şarkıcı çıkıyor sahneye. Hani derler ya kadife sesli, işte aynen öyle. Alıp götürüyor insanı... Varsın sözleri anlamayın ne çıkar, herkesin hissedebileceği evrensel bir hüzün var bu müzikte... Soğuk bir kış gününde insanı sarıp sarmalayan sıcacık bir battaniye gibi.

Şarkılar devam ediyor... Bu gece de ilerleyip, tüm benzerleri gibi usul usul sona eriyor. Nobel ödüllü Portekizli yazar Jose Saramago'nun sözü geliyor aklıma "sonunda hepimiz yaşamanın tek şartının ölüm olduğunu keşfederiz". Luisle vedalaşıp dışarı çıkıyorum. Lizbon meltemi yüzüme çarpıyor... Ürperiyorum...Taksi çabuk gelse bari...